Merilia
bir gece bir düş görmüş ve bir gün Met'le tanışmış olmasa,
belki de bir çocuğu olmasını böyle çok istediğini hiçbir
zaman anlayamayacaktı. Tuhaf bir düştü aslında. Yatmadan önce
geçmişin iyi ve kötü görüntülerinde epey dolaşmıştı. Duygu
ve düşünce, inanç ve bilgi, akıl ve budalalık denizlerinde
yüzmüştü. Karşısına çıkan bir söz üzerine insanlığın bu
kadar acı bir geçmişten geliyor olmasının nedenlerinden birini
daha anladığını düşünmüştü. "Aptallığının farkına
varan bir aptal artık aptal sayılmaz." İnsanlar bilgiden ne
kadar uzak olurlarsa olsunlar kendi akıllarını evrenin en değerli
hazinesi gibi gördükleri için, bu tuhaf döngüyü aşamadıkları
sürece aptallıktan kurtulamıyorlar, gerçekleri Pareto oranlarına
hapsediyorlardı. Görebilenlerin kimi diğerlerinin yüzde
yetmişinin, kimi yüzde sekseninin, kimi de yüzde doksanının
aptal olduğunu söylüyordu. Gelmiş geçmiş en akıllı insan
Pareto olmalıydı. Kuşkusuz Bezimcin'in, Levinka'nın ve
Borinka'nın kimler olduğunu bilmemek, oranların büyük olan
bölümlerinin içine hapsedilenlerin suçu değildi. Düş gerçekten
tuhaftı ama Merilia onun nereden geldiğini ve nereye gitmekte
olduğunu açıkça görebiliyordu. Düşün başoyuncusu bir kediydi
ve Meri onun niye bir kedi olduğunu o daha gözlerinin içine
dikkatle bakarken incecik sesiyle mırıldanıp onu çağırmadan
önce bile anlamıştı. Kedinin gözlerinde ne yazdığını
bilmiyordu ama kendisi o gözlerde sevgi okuyordu. Sevgiyle bakarak
onun yüreğini ısıtan bir canlının ona hatırlattığı tek bir
şey vardı. Rüyasında gözlerinin içine sevgiyle bakan bu sevimli
kedi, bir bebekti. Henüz doğmamış esmer, şirin, akıllı, güzel
bir çocuğa benziyordu. Meri bu düşü sevgiyle aldı ve ilk
fırsatta Met'e de vermesi gerektiğini düşündü.
Meri
bir çocuğu olmasını çok istiyordu çünkü kendisinin ve Met'in
iyi ve güzel yanlarının yalnızca yapmış oldukları ve
yapacaklarıyla geleceğe kalabileceğinden emin değildi. Met'le
tanıştıktan sonra yaşamı yeni bir anlam kazanmıştı ama Kara
Met'i Ten Sistemi'ne çekince birlikte oldukları kısa sürede
içinde büyümüş sıcaklık ve umut eksilmeye başlamış, yarım
kalmıştı. Ne yapıp edip Met'i kurtarmıştı ama Met belleğini
yitirince yeniden bir çaresizliğin içine düşmüştü. Geçmişi
ve geleceği birlikte görüp yaşadığı bugüne anlam katan o
güzel insan bir anda sessiz bir boşluğun içine düşmüştü. Bir
yandan Ten Sistemi'nin yükselen gücü, bir yandan Met'in belleğinin
suskunluğu Meri'nin kendine ve geleceğe güvenini zayıflatmıştı
ama koşullar ne olursa olsun elinden geleni yapması gerektiğini
biliyordu. Met, Oria ve Kara ve kendisi dahil herkes için;
görebildiği ışıkları mutlaka bulmak ve göstermek zorundaydı.
Meri için en önemlisi de Met'e mutlaka kavuşmak ve çocuklarının
olmasını istemesiydi. Met'in küçük kâğıtlarından ve teninden
gelecek bilgilerin onun belleğini geri kazanmasına yardım etmesini
umuyordu. Met'in belleğinin geri gelişi yalnızca Met'in ve
Meri'nin yaşamını değil, herkesin geleceğini güzelleştirecekti.
Kara'nın tenlere göndererek büyüttüğü karanlıklar, yaşamın
sıcaklığı ve ışıklarıyla aydınlanacaktı.
Meri
Met'in kâğıtlarını bulmak için elinden geleni yaptı ama bir
sonuç alamadı. Kuşkusuz bir yerlerdeydiler ama Meri onlara
ulaşamıyordu. Kendi belleğini zorlayarak Met'in daha önce
gösterdiği veya sözünü ettiği kâğıtları hatırlamaya
çalıştı. Sonuç alması çok zordu çünkü Met'le çok kısa bir
süre birlikte olmuştu ve ilişkilerinde geçmişten çok yeni
konular öncelikliydi. Yine de önemli birkaç notu hatırlayarak
listeleyebildi.
"Komünizm,
tanrının insana armağanıdır. Değerini bilemediği, yaşamla
bağını kuramadığı, toplumsal acıları anlamak için
kullanamadığı bir kavram."
Meri
bunu Met'le konuştuğunu hatırlıyordu. Hatta galiba bir gün Oria
ve Kara ile de tartışmışlardı. Meri'nin ve Met'in düşünceleri
birbirine çok yakındı. Oria yanında Kara yokken farklı, Kara'yla
birlikteyken farklı konuşuyordu. Kara'nınsa yaşama epey katı bir
bakışı vardı ve yenilgileri asla kabul etmiyordu. Geçmişte
yaşananları bildiği için yapılan yanlışları görüyor,
bunların kötü sonuçlarını önleyemedikleri ve düzeltilmelerini
sağlayamadıkları için sorumluların kızıyor ve bağışlamıyordu.
Oria Meri'yle veya Met'le birlikteyken geçmiş koşullarda
insanların birbirleriyle ve yaşamla doğru bağlar kurmalarının
çok daha zor olduğunu anladığını söylüyor ama Kara'nın
yanındayken onun dediklerini tümüyle kabul ediyordu.
“İnsanlığın
geleceğini aptallar mı belirlemiştir, akıllılar mı? Aptallar
olmasaydı akıllılar akıllarını kime karşı kullanacaklardı?
İnsanlığın geleceğini aptallar mı belirleyecektir, akıllılar
mı? Aptallar akıllanabilir mi? Nasıl? Kendiliklerinden mi, daha
akıllılardan alacakları akılları kullanarak mı? Akıllılar
aptallaşır mı? Niçin, ne zaman, nasıl? Akıldan yorulunca mı,
güçlerini kolayca gösterebildikleri aptallar akıllanınca mı?
Daha akıllıların parlak ışıklarından gözleri kamaşınca mı,
kendilerini karanlığa bırakmış düşünce tembellerinin
mutluluğunu kıskanıp yaşamaktan yorulunca mı?”
Meri
bu notu gördüğünde epey gülmüştü. Met gülmemişti ama güzel
gözleriyle Meri'ye bakarak gülümsemişti. “Akıllı canlı
olmadığı gibi, aptal canlı da yoktur sevgilim” demişti.
“Yalnızca doğa ve evren, sonluluk ve sonsuzluk, doğum ve ölüm,
ölüm ve doğum, yaşam ve yaşam vardır” diye fısıldayarak
Meri'ye sarılıp onu öpmüştü.
"Hiçbir
suçun cezasız kalmayacağı söylenmeli, ama bu durum yalnızca
devlete karşı işlenenler için geçerli olmalıdır. Diğerleri
umursanmamalı, hele yönetime yakın kişiler işin içindeyse
davaların zaman aşımından düşmesi sağlanmalıdır."
Meri
bu nota bakarken Met'in yüzünde ve gözlerinde beliren acı ifadeyi
gördüğünde çok şaşırmış ve üzülmüştü. Çok eski bir
not olmalıydı bu not ve yazan muhtemelen şimdi çok gerilerde
kalmıştı. Kâğıtsız dünya öncesindeki notların değeri
taşıdıkları bilgiyle sınırlı değildi. Belki de Met bu küçük
kâğıda atalarından birinin dokunduğunu düşünüyordu. Köşeye
yazılmış bir adı okurken gözleri yaşlıydı. “Selim”.
“Geçen
hafta birisi beni öldürdü. Katilimi bulmak için tutabileceğim
bir sanal detektif var mıydı, bilmiyorum ama insanların topluca
katledildikleri bir dünyada kendi yok oluşumla uğraşmayı
gereksiz buldum.”
Met
bu notu okurken, Meri de Selim'le birlikte eski bir yakınını
yitirmiş gibi ağlamıştı.
“Taipidos'un
öfkeli çağrısı yine yeri göğü kaplamıştı. Ağaçlar ve
toprak, bulutlar ve gökyüzü, dalgalar ve deniz, onu duyan ve
duymayan insanlar titriyordu.”
Met
ile Meri, ayrı ayrı ve Merimet olarak; Taipidos'ın Selim'le
ilişkisini pek anlayamasalar da kim olduğunu merak etmişler, epey
araştırma yapmışlardı.
Kayıt
ve düzenleme verilerini incelemişler, nesnel kaynaklara, kitaplara,
bloglara, videolara, nesnelerin kendilerine ve öznel kaynakların
belleklerdeki yansımalarına değerlendirme algoritmaları
kullanarak bulut işlemci ve toplam bellek evreni üzerinden ulaşmaya
çalışmışlardı. Sistemin otomatik açıklamaları ve imzaları,
Met, Meri, Kara ve Oria'nın nesnel yaşamları ve tarihi
geçmişlerini getirirken, Selim'in öyküleriyle de kesişmişti.
Met'in dönemindeki ve Selim'in dönemindeki yarışma ve sıralama
kavramlarının şifrelerini çözmeye çalışmışlardı. Selim bir
notunda sormuştu: “On
milyonlarca kitabın arasında iki bininci olmak bir gurur kaynağı
mıdır? Bu sıralamayı kim, hangi hakla yapabilir? Bu
değerlendirmenin sonucu, nerede, ne kadar süreyle geçerli
olabilir?”
Gördükleri bir ilan da çok dikkatlerini çekmişti. Beden yapımı
ticarileştiğinde Yaratım A.Ş. adında bir şirketin yapmış
olduğu İngilizce, Türkçe, Fransızca, Almanca ve Rusça bir
tanıtım metni bulmuşlardı ama bunun gerçek bir tanıtım mı,
yoksa bir öykünün parçası mı olduğunu anlayamamışlardı.
İnsandan söz eden notlar kafalarını iyice karıştırmıştı.
Selim'in dünyasından onun küçük notlarıyla yansıyan
gerçeklerle, kendi yaşadıkları dönemin gerçekleri çok
farklıydı. Met ve Meri değişik zamanlarda Gelecek Araştırma
Birimi'nin, Gelecek Kestirme Birimi'nin ve Güncel Uygulamalar
Merkezi'nin çalışanları olmuşlardı. GAB ve GEKES birbiriyle
ilişkili olan ama dünyanın hızla değişen anlık sorunlarını
pek merak etmeyen nitelikli ekiplerle uzun dönemli kararlar alınması
ve hareket yolları belirlenmesi için kurulmuş bir merkezdi.
Katkıda
bulundukları en önemli birim ise Güncel Uygulamalar Merkezi
olmalıydı. GUM, yeniliklerin insan yaşamını geliştirmek için
değerlendirildiği ve kullanıma sunulduğu yerdi. Burada yaşananlar
tencilerin de, zihincilerin de çok ilgisini çekiyordu. Geçmişte
kurgu öykülerde ve filmlerde, güncel yaşamları gözetleme
programlarında görülebilenler; GUM'da anlık olarak izlenebildiği
gibi, değişik bölümler tüm görişitsel, kokutatsal ve dokunsal
özellikleriyle defalarca okunabiliyor hatta bir karakter tasarlayıp
öyküye katılarak yeni akışlar eklenebiliyordu. Eşinin tuhaf
davranışlarından kuşkulanan bir kadın önce onu öyküye sokmuş,
sonra peşinden gelmişti. Adamın davranışları arada gösterdiği
beklenmedik tepkiler dışında eşiyle ilişkilerinde normaldi ama
GUM'da uyum sağlayamamış, bunalıma girmişti. GUM sağlık
ekipleri adamın sorunlarını anlamak ve çözmek için büyük çaba
harcamışlar, sonunda onun aslında öldüğünü ve gerçek dünyada
yaşadığı sanılan karakterin bilgisayar programıyla
canlandırılmış bir model olduğunu ortaya çıkarmışlardı. Met
ve Meri organik yaşamla daha çok ilgilendikleri için bu konunun
üzerinde pek durmamışlardı. GUM'da kaynakları verimli kullanan
küçük yaşam alanları geliştirilmesi için büyük çabalar
harcamışlardı. Aslında yapmak istedikleri her insana kendi
çevresinde doğa ve evrenle uyum içinde yaşayabileceği, hem
yalnız ve özgür hem herkesle ve tüm güzelliklerle birlikte
olabilecekleri küçük bir dünya yaratmaktan başka bir şey
değildi.
Met'in
elinde kalmış notların yakın tarihli olanlarından biri okuma
arayüzüyle ilgiliydi. Bu gelişmiş yardımcı araç, bilgisayar
destekli okuma programları için geliştirilip önce deneklere,
sonra gönüllülere, sonunda da eğitim seferberliği kapsamında
herkese uygulanmıştı. Tüm kitaplar merkezi sisteme yüklenmiş,
arayüz üzerinden tüm kullanıcılara gönderilmişti.
Kullanıcıların kendilerine yüklenen kitaplardan yararlanarak ve
birbirleriyle kurdukları ilişkilerle eriştikleri yeni düşüncelerle
genişleyen boyutlarda yazdıkları kitaplarda sisteme aktarılarak
aynı çevrime giriyordu. Sonra
işler
karışmıştı. Sistemi kendi görüşlerini empoze etmek için
kullananların sayısı beklenmedik şekilde artmıştı. Hukuk
kuralları sağlıklı iletişim kurmak için yetersiz kalmış,
sansürün gerekliliği ve özgürlüğün sorunları sorgulanır
olmuştu. Sonra tüm kitapları barındırıp arayüzden insanlara
sunan bilgisayar "akıllanmaya" başlamıştı. Artık
okuyanların kitapları anlayıp anlamadığını akıllı
bilgisayarın yapay zekâsı sorguluyordu. Yeterince kitabı düşünce
zenginliklerine katamayanların değer katsayıları düşüyordu.
Görüşlerinin, verdikleri kararların ve yaptıkları seçimlerin
etkisi ve anlamı yok denecek kadar az oluyordu.
Merimet,
Met ile Meri, Merilia ve Metilius; yaşamları boyunca kendilerini ve
evreni anlamaya çalışmışlardı. Bir yakın çevrelerinde bulup
yaşadıkları kendi yaşamları vardı, bir de öğrendikçe
genişleyen ve büyüyen eski ve ileri, sonsuz ve ebedi yaşamları
vardı. Yüzlerinin ve adlarının, kendilerinin ve atalarının
doğumlarının, erişilebilecek en eski geçmişten bulunabilecek en
uzak geleceğe kadar uzanabilecek yaşam çizgilerinin öykülerinin
pek azını biliyorlardı. Ama içlerinde tükenmez bir öğrenme ve
yaşama arzusu vardı. Yaşamın karmaşıklığının aslında çok
basit gerçeklere dayandığını; atomu parçalayabilmenin soluk
almaktan, su içmekten, bir çiçeğin açtığını ve bir ağacın
meyve verdiğini görmekten, güneşin aşkın ve bir şeftaliyi
birlikte ısırabilmenin sıcaklığını hissetmekten, hem tek hem
iki kişi hem hiç kimse hem herkes olmaktan aslında çok daha kolay
olduğunu düşünüyorlardı. Yaşamı birbirleriyle ve dünyayla
paylaşmak, evreni yaşamak istiyorlardı. İnsanın biyolojik ve
toplumsal adlarının anlamı yoktu. Erectus veya neandertal, sapiens
veya insan, ilkel veya uygar, klan veya aşiret, ulus veya dünyalı.
Adları yaratan insan, insanı yaratan yaşamdı.
Adları
yaratan insan, tam bağımsızlık istedi, bağımsızlaştı.
Toplumsal bir varlık, sürülerde yaşayıp uygarlığa ulaştı.
Teknolojiden güç aldı, yaşamı bağımsızlaştı. Kişisel
tüketimden kişisel üretime ulaşarak yeni boyutlara çıktı.
Maddeyle ilişkisi farklı boyutlara taşındı. Kişisel yazıcılar
üç boyutta nesneler ve öyküler yazmaya başladı. Evrimle
geliştiler. Geliştikçe yeni kuşak evrimler yarattılar.
Bireylerin maddeye diledikleri gibi şekil vermelerinin önünü
açtılar. Kolaylıklar, güzellikler, çirkinlikler ve riskler
büyüdü. Bireylerin sınırlarını aştılar. Başkalarının
kaynakları çalındı, gizlice kullanıldı. Doğaya yeni tehditler
yarattılar. Geliştikçe riskleri daha da büyüttüler. Met ve Meri
kaynakların tüketim hızındaki uzun süre önlenemez gören artışı
uzun süre korkuyla hatırladılar. Sonra düş kurmanın ve düş
görmenin değerini yeniden keşfettiler.
Düşler
artık yalnızca insanların ve benzer canlıların olan ve olmayan
akıllarını değil, evrenin her kıvrımını kaplamıştı.
İnanılmaz bir çekişme vardı aralarında. Düşler çarpışıyor,
yarışıyordu. İyi düşler güçlenmek, kötü düşler yenmek
istiyordu. Belki de Metilius'un düşlerinin inanılmaz gücü, kötü
düşlere yaşam alanı bırakmamalarıydı. Bu yüzden kötülerin
düşçüleri Met'in izlerini silmeye çalışıyordu düşler ve
düşçüler zincirinden. İyilerin düşçüleri de korumaya
çalışıyordu onu ve izlerini kötü düşlerden. Işığın
sürmesini istiyorlar, onu yaşatmak için ölüyorlar, sessiz bir
karanlıkla buluşuyorlardı.
Düşünce
polislerinin yerlerini sanal müfettişler almıştı. Bu yeni tür
denetleyiciler, herkesi her yerde her an sürekli izleyip
denetliyorlardı. Denetleyicilerin etkisini azaltarak kıpırdama ve
yaşama alanları açmaya çalışan küçük program parçacıkları
ancak büyük zorluklarla kendilerine sistemin içinde bir yer
açabiliyorlardı. Gerilim sürekli yükseliyor, gelecek
belirsizleşiyordu. Büyük bir güç kazanan Ten Sistemi'nin ilk
prototipi, yedi iğneli kontrol arayüzü olmuştu. Bu arayüz sistem
üyelerinin kalplerine yerleştiriliyor ve sürekli izleme
algoritması etkinleştiriliyordu. Yapılan ilk hatada veya
yanlışlığı kanıtlanmış bir düşüncede düşük seviyeli bir
acıyla başlanıyor, ikinci ve sonraki yanlışlarda kalbe her
birinde daha büyük bir acı uygulanıyordu. Sistem üyesi yedinci
hatasında en büyük acıyı hissediyor ve ölüyordu. Bu kontrollü
kalp krizleri büyük tepki çekmişti. Düşünce aşamasındaki
yanlışların bile cezalandırılmasının yaşamı çok
sınırlandıracağı ve kaçınılmaz olarak bitireceği
söylenmişti. Ten Sistemi'ne geçildiğinde cezalar kalkmamıştı
ama acı ve ölümcül etki seviyeleri düşürülmüştü. Ten
Sistemi ölümsüz yaşam vadediyordu. Artık normal koşullarda ölüm
olmayacaktı.
Meri
1984'le ilk ne zaman tanıştığını ve 2084'e ne kadar az zaman
kaldığını düşündü. Met'e bakışında Winston'la Julia'nın
bir etkisi olmuş olabilir miydi? Julia'nın yerinde olmayı, hele
Met'in Winston gibi olmasını hiç istemezdi. Onların yaşadığı
dünyayı düşünmek bile yaşama olan inancını zayıflatıyordu.
İnsanların yirminci yüzyılda yaşadıkları küresel ve bölgesel
korkunç savaşları anlamakta güçlük çekiyordu. Savaşların
yirmi birinci yüzyılda bile sürmüş olmasınaysa inanamıyordu.
Aklına ikinci dünya savaşında klasik müzik dinlerken insanları
gaz odalarına gönderen Nazi generalleri geliyordu. Yirmi birinci
yüzyılın seçkinleri de dünyanın yapay zekâyla çağ atladığını
söylerken, kendileri bilimin, sanatın ve en gelişmiş
teknolojilerin tüm olanaklarından yararlanır ve dünyanın
kaynaklarını acımasızca tüketirken; dışlanmış milyarların
biraz daha iyi yaşaması, hiç değilse aç susuz evsiz
bırakılmaması ve ölmemesi için hiçbir çaba göstermemişlerdi.
Bakara ve Anmeri'nin yükseldiği dönemde, geçmişin asla
çözülemeyeceği sanılan sorunları beklenmedik bir şekilde
çözülmüştü. Büyük acılar çeken iyi insanlar, birbirlerini
yeni ve büyük aşklarda bulmuşlardı. Demir ökçeler sevginin
sıcaklığıyla erimişti. Meri dünyanın altıda birinden gelen
Sima'yla, Uzak Asya'dan dört nala uzanan topraklarda yaşayan
Selim'in öyküsünü bir rastlantı sonucu bulmuş, ikisini de
sevmişti. Evren, dünya, toplum, birey ve aşklar sürekli
değişiyordu. Demir ökçelerin altındaki aşklar başkaydı,
1984'teki Julia'nın ve Winston'ın aşkları başka, Met ile
Meri'nin 2084'e doğru yaşadıkları çok başka. Belki de tüm
yaşamlar, bulunan ve bulunamayan aşkların öyküleriydi. Geçmişin
aşklarında çocukların önemi daha mı fazlaydı? Kara'nın
gündeminde ve yaşamında bir çocuk hiç olmamıştı. Belki de
çocukları, yaşamının ve ölümsüzlüğünün önündeki
engeller olarak görüyordu. Ölmemek için bir ten kafesine
kapatılmaya bile razıydı. Meri Met'le özgür ve mutlu yaşamak ve
günün birinde yaşamını çocuklarına bırakmak istiyordu. Yaşam,
doğum ve ölüm arasında olan her şeydi. Meri yaşamak istiyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder