2 Ekim 2019 Çarşamba

Merilia'nın İlk Düşü

Merilia bir gece bir düş görmüş ve bir gün Met'le tanışmış olmasa, belki de bir çocuğu olmasını böyle çok istediğini hiçbir zaman anlayamayacaktı. Tuhaf bir düştü aslında. Yatmadan önce geçmişin iyi ve kötü görüntülerinde epey dolaşmıştı. Duygu ve düşünce, inanç ve bilgi, akıl ve budalalık denizlerinde yüzmüştü. Karşısına çıkan bir söz üzerine insanlığın bu kadar acı bir geçmişten geliyor olmasının nedenlerinden birini daha anladığını düşünmüştü. "Aptallığının farkına varan bir aptal artık aptal sayılmaz." İnsanlar bilgiden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar kendi akıllarını evrenin en değerli hazinesi gibi gördükleri için, bu tuhaf döngüyü aşamadıkları sürece aptallıktan kurtulamıyorlar, gerçekleri Pareto oranlarına hapsediyorlardı. Görebilenlerin kimi diğerlerinin yüzde yetmişinin, kimi yüzde sekseninin, kimi de yüzde doksanının aptal olduğunu söylüyordu. Gelmiş geçmiş en akıllı insan Pareto olmalıydı. Kuşkusuz Bezimcin'in, Levinka'nın ve Borinka'nın kimler olduğunu bilmemek, oranların büyük olan bölümlerinin içine hapsedilenlerin suçu değildi. Düş gerçekten tuhaftı ama Merilia onun nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu açıkça görebiliyordu. Düşün başoyuncusu bir kediydi ve Meri onun niye bir kedi olduğunu o daha gözlerinin içine dikkatle bakarken incecik sesiyle mırıldanıp onu çağırmadan önce bile anlamıştı. Kedinin gözlerinde ne yazdığını bilmiyordu ama kendisi o gözlerde sevgi okuyordu. Sevgiyle bakarak onun yüreğini ısıtan bir canlının ona hatırlattığı tek bir şey vardı. Rüyasında gözlerinin içine sevgiyle bakan bu sevimli kedi, bir bebekti. Henüz doğmamış esmer, şirin, akıllı, güzel bir çocuğa benziyordu. Meri bu düşü sevgiyle aldı ve ilk fırsatta Met'e de vermesi gerektiğini düşündü.

Meri bir çocuğu olmasını çok istiyordu çünkü kendisinin ve Met'in iyi ve güzel yanlarının yalnızca yapmış oldukları ve yapacaklarıyla geleceğe kalabileceğinden emin değildi. Met'le tanıştıktan sonra yaşamı yeni bir anlam kazanmıştı ama Kara Met'i Ten Sistemi'ne çekince birlikte oldukları kısa sürede içinde büyümüş sıcaklık ve umut eksilmeye başlamış, yarım kalmıştı. Ne yapıp edip Met'i kurtarmıştı ama Met belleğini yitirince yeniden bir çaresizliğin içine düşmüştü. Geçmişi ve geleceği birlikte görüp yaşadığı bugüne anlam katan o güzel insan bir anda sessiz bir boşluğun içine düşmüştü. Bir yandan Ten Sistemi'nin yükselen gücü, bir yandan Met'in belleğinin suskunluğu Meri'nin kendine ve geleceğe güvenini zayıflatmıştı ama koşullar ne olursa olsun elinden geleni yapması gerektiğini biliyordu. Met, Oria ve Kara ve kendisi dahil herkes için; görebildiği ışıkları mutlaka bulmak ve göstermek zorundaydı. Meri için en önemlisi de Met'e mutlaka kavuşmak ve çocuklarının olmasını istemesiydi. Met'in küçük kâğıtlarından ve teninden gelecek bilgilerin onun belleğini geri kazanmasına yardım etmesini umuyordu. Met'in belleğinin geri gelişi yalnızca Met'in ve Meri'nin yaşamını değil, herkesin geleceğini güzelleştirecekti. Kara'nın tenlere göndererek büyüttüğü karanlıklar, yaşamın sıcaklığı ve ışıklarıyla aydınlanacaktı.

Meri Met'in kâğıtlarını bulmak için elinden geleni yaptı ama bir sonuç alamadı. Kuşkusuz bir yerlerdeydiler ama Meri onlara ulaşamıyordu. Kendi belleğini zorlayarak Met'in daha önce gösterdiği veya sözünü ettiği kâğıtları hatırlamaya çalıştı. Sonuç alması çok zordu çünkü Met'le çok kısa bir süre birlikte olmuştu ve ilişkilerinde geçmişten çok yeni konular öncelikliydi. Yine de önemli birkaç notu hatırlayarak listeleyebildi.

"Komünizm, tanrının insana armağanıdır. Değerini bilemediği, yaşamla bağını kuramadığı, toplumsal acıları anlamak için kullanamadığı bir kavram."

Meri bunu Met'le konuştuğunu hatırlıyordu. Hatta galiba bir gün Oria ve Kara ile de tartışmışlardı. Meri'nin ve Met'in düşünceleri birbirine çok yakındı. Oria yanında Kara yokken farklı, Kara'yla birlikteyken farklı konuşuyordu. Kara'nınsa yaşama epey katı bir bakışı vardı ve yenilgileri asla kabul etmiyordu. Geçmişte yaşananları bildiği için yapılan yanlışları görüyor, bunların kötü sonuçlarını önleyemedikleri ve düzeltilmelerini sağlayamadıkları için sorumluların kızıyor ve bağışlamıyordu. Oria Meri'yle veya Met'le birlikteyken geçmiş koşullarda insanların birbirleriyle ve yaşamla doğru bağlar kurmalarının çok daha zor olduğunu anladığını söylüyor ama Kara'nın yanındayken onun dediklerini tümüyle kabul ediyordu.

İnsanlığın geleceğini aptallar mı belirlemiştir, akıllılar mı? Aptallar olmasaydı akıllılar akıllarını kime karşı kullanacaklardı? İnsanlığın geleceğini aptallar mı belirleyecektir, akıllılar mı? Aptallar akıllanabilir mi? Nasıl? Kendiliklerinden mi, daha akıllılardan alacakları akılları kullanarak mı? Akıllılar aptallaşır mı? Niçin, ne zaman, nasıl? Akıldan yorulunca mı, güçlerini kolayca gösterebildikleri aptallar akıllanınca mı? Daha akıllıların parlak ışıklarından gözleri kamaşınca mı, kendilerini karanlığa bırakmış düşünce tembellerinin mutluluğunu kıskanıp yaşamaktan yorulunca mı?”

Meri bu notu gördüğünde epey gülmüştü. Met gülmemişti ama güzel gözleriyle Meri'ye bakarak gülümsemişti. “Akıllı canlı olmadığı gibi, aptal canlı da yoktur sevgilim” demişti. “Yalnızca doğa ve evren, sonluluk ve sonsuzluk, doğum ve ölüm, ölüm ve doğum, yaşam ve yaşam vardır” diye fısıldayarak Meri'ye sarılıp onu öpmüştü.

"Hiçbir suçun cezasız kalmayacağı söylenmeli, ama bu durum yalnızca devlete karşı işlenenler için geçerli olmalıdır. Diğerleri umursanmamalı, hele yönetime yakın kişiler işin içindeyse davaların zaman aşımından düşmesi sağlanmalıdır."

Meri bu nota bakarken Met'in yüzünde ve gözlerinde beliren acı ifadeyi gördüğünde çok şaşırmış ve üzülmüştü. Çok eski bir not olmalıydı bu not ve yazan muhtemelen şimdi çok gerilerde kalmıştı. Kâğıtsız dünya öncesindeki notların değeri taşıdıkları bilgiyle sınırlı değildi. Belki de Met bu küçük kâğıda atalarından birinin dokunduğunu düşünüyordu. Köşeye yazılmış bir adı okurken gözleri yaşlıydı. “Selim”.

Geçen hafta birisi beni öldürdü. Katilimi bulmak için tutabileceğim bir sanal detektif var mıydı, bilmiyorum ama insanların topluca katledildikleri bir dünyada kendi yok oluşumla uğraşmayı gereksiz buldum.”

Met bu notu okurken, Meri de Selim'le birlikte eski bir yakınını yitirmiş gibi ağlamıştı.

Taipidos'un öfkeli çağrısı yine yeri göğü kaplamıştı. Ağaçlar ve toprak, bulutlar ve gökyüzü, dalgalar ve deniz, onu duyan ve duymayan insanlar titriyordu.”

Met ile Meri, ayrı ayrı ve Merimet olarak; Taipidos'ın Selim'le ilişkisini pek anlayamasalar da kim olduğunu merak etmişler, epey araştırma yapmışlardı.

Kayıt ve düzenleme verilerini incelemişler, nesnel kaynaklara, kitaplara, bloglara, videolara, nesnelerin kendilerine ve öznel kaynakların belleklerdeki yansımalarına değerlendirme algoritmaları kullanarak bulut işlemci ve toplam bellek evreni üzerinden ulaşmaya çalışmışlardı. Sistemin otomatik açıklamaları ve imzaları, Met, Meri, Kara ve Oria'nın nesnel yaşamları ve tarihi geçmişlerini getirirken, Selim'in öyküleriyle de kesişmişti. Met'in dönemindeki ve Selim'in dönemindeki yarışma ve sıralama kavramlarının şifrelerini çözmeye çalışmışlardı. Selim bir notunda sormuştu: “On milyonlarca kitabın arasında iki bininci olmak bir gurur kaynağı mıdır? Bu sıralamayı kim, hangi hakla yapabilir? Bu değerlendirmenin sonucu, nerede, ne kadar süreyle geçerli olabilir?” Gördükleri bir ilan da çok dikkatlerini çekmişti. Beden yapımı ticarileştiğinde Yaratım A.Ş. adında bir şirketin yapmış olduğu İngilizce, Türkçe, Fransızca, Almanca ve Rusça bir tanıtım metni bulmuşlardı ama bunun gerçek bir tanıtım mı, yoksa bir öykünün parçası mı olduğunu anlayamamışlardı. İnsandan söz eden notlar kafalarını iyice karıştırmıştı. Selim'in dünyasından onun küçük notlarıyla yansıyan gerçeklerle, kendi yaşadıkları dönemin gerçekleri çok farklıydı. Met ve Meri değişik zamanlarda Gelecek Araştırma Birimi'nin, Gelecek Kestirme Birimi'nin ve Güncel Uygulamalar Merkezi'nin çalışanları olmuşlardı. GAB ve GEKES birbiriyle ilişkili olan ama dünyanın hızla değişen anlık sorunlarını pek merak etmeyen nitelikli ekiplerle uzun dönemli kararlar alınması ve hareket yolları belirlenmesi için kurulmuş bir merkezdi.

Katkıda bulundukları en önemli birim ise Güncel Uygulamalar Merkezi olmalıydı. GUM, yeniliklerin insan yaşamını geliştirmek için değerlendirildiği ve kullanıma sunulduğu yerdi. Burada yaşananlar tencilerin de, zihincilerin de çok ilgisini çekiyordu. Geçmişte kurgu öykülerde ve filmlerde, güncel yaşamları gözetleme programlarında görülebilenler; GUM'da anlık olarak izlenebildiği gibi, değişik bölümler tüm görişitsel, kokutatsal ve dokunsal özellikleriyle defalarca okunabiliyor hatta bir karakter tasarlayıp öyküye katılarak yeni akışlar eklenebiliyordu. Eşinin tuhaf davranışlarından kuşkulanan bir kadın önce onu öyküye sokmuş, sonra peşinden gelmişti. Adamın davranışları arada gösterdiği beklenmedik tepkiler dışında eşiyle ilişkilerinde normaldi ama GUM'da uyum sağlayamamış, bunalıma girmişti. GUM sağlık ekipleri adamın sorunlarını anlamak ve çözmek için büyük çaba harcamışlar, sonunda onun aslında öldüğünü ve gerçek dünyada yaşadığı sanılan karakterin bilgisayar programıyla canlandırılmış bir model olduğunu ortaya çıkarmışlardı. Met ve Meri organik yaşamla daha çok ilgilendikleri için bu konunun üzerinde pek durmamışlardı. GUM'da kaynakları verimli kullanan küçük yaşam alanları geliştirilmesi için büyük çabalar harcamışlardı. Aslında yapmak istedikleri her insana kendi çevresinde doğa ve evrenle uyum içinde yaşayabileceği, hem yalnız ve özgür hem herkesle ve tüm güzelliklerle birlikte olabilecekleri küçük bir dünya yaratmaktan başka bir şey değildi.

Met'in elinde kalmış notların yakın tarihli olanlarından biri okuma arayüzüyle ilgiliydi. Bu gelişmiş yardımcı araç, bilgisayar destekli okuma programları için geliştirilip önce deneklere, sonra gönüllülere, sonunda da eğitim seferberliği kapsamında herkese uygulanmıştı. Tüm kitaplar merkezi sisteme yüklenmiş, arayüz üzerinden tüm kullanıcılara gönderilmişti. Kullanıcıların kendilerine yüklenen kitaplardan yararlanarak ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerle eriştikleri yeni düşüncelerle genişleyen boyutlarda yazdıkları kitaplarda sisteme aktarılarak aynı çevrime giriyordu. Sonra
işler karışmıştı. Sistemi kendi görüşlerini empoze etmek için kullananların sayısı beklenmedik şekilde artmıştı. Hukuk kuralları sağlıklı iletişim kurmak için yetersiz kalmış, sansürün gerekliliği ve özgürlüğün sorunları sorgulanır olmuştu. Sonra tüm kitapları barındırıp arayüzden insanlara sunan bilgisayar "akıllanmaya" başlamıştı. Artık okuyanların kitapları anlayıp anlamadığını akıllı bilgisayarın yapay zekâsı sorguluyordu. Yeterince kitabı düşünce zenginliklerine katamayanların değer katsayıları düşüyordu. Görüşlerinin, verdikleri kararların ve yaptıkları seçimlerin etkisi ve anlamı yok denecek kadar az oluyordu.

Merimet, Met ile Meri, Merilia ve Metilius; yaşamları boyunca kendilerini ve evreni anlamaya çalışmışlardı. Bir yakın çevrelerinde bulup yaşadıkları kendi yaşamları vardı, bir de öğrendikçe genişleyen ve büyüyen eski ve ileri, sonsuz ve ebedi yaşamları vardı. Yüzlerinin ve adlarının, kendilerinin ve atalarının doğumlarının, erişilebilecek en eski geçmişten bulunabilecek en uzak geleceğe kadar uzanabilecek yaşam çizgilerinin öykülerinin pek azını biliyorlardı. Ama içlerinde tükenmez bir öğrenme ve yaşama arzusu vardı. Yaşamın karmaşıklığının aslında çok basit gerçeklere dayandığını; atomu parçalayabilmenin soluk almaktan, su içmekten, bir çiçeğin açtığını ve bir ağacın meyve verdiğini görmekten, güneşin aşkın ve bir şeftaliyi birlikte ısırabilmenin sıcaklığını hissetmekten, hem tek hem iki kişi hem hiç kimse hem herkes olmaktan aslında çok daha kolay olduğunu düşünüyorlardı. Yaşamı birbirleriyle ve dünyayla paylaşmak, evreni yaşamak istiyorlardı. İnsanın biyolojik ve toplumsal adlarının anlamı yoktu. Erectus veya neandertal, sapiens veya insan, ilkel veya uygar, klan veya aşiret, ulus veya dünyalı. Adları yaratan insan, insanı yaratan yaşamdı.

Adları yaratan insan, tam bağımsızlık istedi, bağımsızlaştı. Toplumsal bir varlık, sürülerde yaşayıp uygarlığa ulaştı. Teknolojiden güç aldı, yaşamı bağımsızlaştı. Kişisel tüketimden kişisel üretime ulaşarak yeni boyutlara çıktı. Maddeyle ilişkisi farklı boyutlara taşındı. Kişisel yazıcılar üç boyutta nesneler ve öyküler yazmaya başladı. Evrimle geliştiler. Geliştikçe yeni kuşak evrimler yarattılar. Bireylerin maddeye diledikleri gibi şekil vermelerinin önünü açtılar. Kolaylıklar, güzellikler, çirkinlikler ve riskler büyüdü. Bireylerin sınırlarını aştılar. Başkalarının kaynakları çalındı, gizlice kullanıldı. Doğaya yeni tehditler yarattılar. Geliştikçe riskleri daha da büyüttüler. Met ve Meri kaynakların tüketim hızındaki uzun süre önlenemez gören artışı uzun süre korkuyla hatırladılar. Sonra düş kurmanın ve düş görmenin değerini yeniden keşfettiler.

Düşler artık yalnızca insanların ve benzer canlıların olan ve olmayan akıllarını değil, evrenin her kıvrımını kaplamıştı. İnanılmaz bir çekişme vardı aralarında. Düşler çarpışıyor, yarışıyordu. İyi düşler güçlenmek, kötü düşler yenmek istiyordu. Belki de Metilius'un düşlerinin inanılmaz gücü, kötü düşlere yaşam alanı bırakmamalarıydı. Bu yüzden kötülerin düşçüleri Met'in izlerini silmeye çalışıyordu düşler ve düşçüler zincirinden. İyilerin düşçüleri de korumaya çalışıyordu onu ve izlerini kötü düşlerden. Işığın sürmesini istiyorlar, onu yaşatmak için ölüyorlar, sessiz bir karanlıkla buluşuyorlardı.

Düşünce polislerinin yerlerini sanal müfettişler almıştı. Bu yeni tür denetleyiciler, herkesi her yerde her an sürekli izleyip denetliyorlardı. Denetleyicilerin etkisini azaltarak kıpırdama ve yaşama alanları açmaya çalışan küçük program parçacıkları ancak büyük zorluklarla kendilerine sistemin içinde bir yer açabiliyorlardı. Gerilim sürekli yükseliyor, gelecek belirsizleşiyordu. Büyük bir güç kazanan Ten Sistemi'nin ilk prototipi, yedi iğneli kontrol arayüzü olmuştu. Bu arayüz sistem üyelerinin kalplerine yerleştiriliyor ve sürekli izleme algoritması etkinleştiriliyordu. Yapılan ilk hatada veya yanlışlığı kanıtlanmış bir düşüncede düşük seviyeli bir acıyla başlanıyor, ikinci ve sonraki yanlışlarda kalbe her birinde daha büyük bir acı uygulanıyordu. Sistem üyesi yedinci hatasında en büyük acıyı hissediyor ve ölüyordu. Bu kontrollü kalp krizleri büyük tepki çekmişti. Düşünce aşamasındaki yanlışların bile cezalandırılmasının yaşamı çok sınırlandıracağı ve kaçınılmaz olarak bitireceği söylenmişti. Ten Sistemi'ne geçildiğinde cezalar kalkmamıştı ama acı ve ölümcül etki seviyeleri düşürülmüştü. Ten Sistemi ölümsüz yaşam vadediyordu. Artık normal koşullarda ölüm olmayacaktı.

Meri 1984'le ilk ne zaman tanıştığını ve 2084'e ne kadar az zaman kaldığını düşündü. Met'e bakışında Winston'la Julia'nın bir etkisi olmuş olabilir miydi? Julia'nın yerinde olmayı, hele Met'in Winston gibi olmasını hiç istemezdi. Onların yaşadığı dünyayı düşünmek bile yaşama olan inancını zayıflatıyordu. İnsanların yirminci yüzyılda yaşadıkları küresel ve bölgesel korkunç savaşları anlamakta güçlük çekiyordu. Savaşların yirmi birinci yüzyılda bile sürmüş olmasınaysa inanamıyordu. Aklına ikinci dünya savaşında klasik müzik dinlerken insanları gaz odalarına gönderen Nazi generalleri geliyordu. Yirmi birinci yüzyılın seçkinleri de dünyanın yapay zekâyla çağ atladığını söylerken, kendileri bilimin, sanatın ve en gelişmiş teknolojilerin tüm olanaklarından yararlanır ve dünyanın kaynaklarını acımasızca tüketirken; dışlanmış milyarların biraz daha iyi yaşaması, hiç değilse aç susuz evsiz bırakılmaması ve ölmemesi için hiçbir çaba göstermemişlerdi. Bakara ve Anmeri'nin yükseldiği dönemde, geçmişin asla çözülemeyeceği sanılan sorunları beklenmedik bir şekilde çözülmüştü. Büyük acılar çeken iyi insanlar, birbirlerini yeni ve büyük aşklarda bulmuşlardı. Demir ökçeler sevginin sıcaklığıyla erimişti. Meri dünyanın altıda birinden gelen Sima'yla, Uzak Asya'dan dört nala uzanan topraklarda yaşayan Selim'in öyküsünü bir rastlantı sonucu bulmuş, ikisini de sevmişti. Evren, dünya, toplum, birey ve aşklar sürekli değişiyordu. Demir ökçelerin altındaki aşklar başkaydı, 1984'teki Julia'nın ve Winston'ın aşkları başka, Met ile Meri'nin 2084'e doğru yaşadıkları çok başka. Belki de tüm yaşamlar, bulunan ve bulunamayan aşkların öyküleriydi. Geçmişin aşklarında çocukların önemi daha mı fazlaydı? Kara'nın gündeminde ve yaşamında bir çocuk hiç olmamıştı. Belki de çocukları, yaşamının ve ölümsüzlüğünün önündeki engeller olarak görüyordu. Ölmemek için bir ten kafesine kapatılmaya bile razıydı. Meri Met'le özgür ve mutlu yaşamak ve günün birinde yaşamını çocuklarına bırakmak istiyordu. Yaşam, doğum ve ölüm arasında olan her şeydi. Meri yaşamak istiyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder