Bedeninin ve zihninin her
noktasından bilinen ve bilinmeyen, yaşanmış ve yaşanmamış,
hatırlanan ve unutulmuş duygular ve düşünceler ve ulaşılmış
evrenlerin tüm maddeleri ve enerjileri, ruhları ve öyküleri akıp
duruyor, gidip geliyor, belirip kayboluyordu. Sonsuzluğun tüm
varlığını ve yokluğunu, zamanın en eski başlangıçlarını ve
en uzak sonlarını görüyor ve duyuyordu. Gördüklerine dokunuyor,
duyduklarını yaşıyordu. En olağanüstü güzelliklerin ve en
dayanılmaz acıların kokusunu ve tadını alıyordu. Yaşamın ve
ölümün bilinen ve bilinmeyen tüm noktalarını görebiliyor,
onlardan yeni şekiller ve renkler, desenler ve sesler, ışıklar ve
karanlıklar çiziyordu. Bilinen ve bilinmeyen evrenlerle
bütünleşmişti. Evren onun ışığı, o evrenin ruhuydu. Yaşamak
ve ölmek anlamını yitirmişti. Sonsuzluğu görmüş ve yeni bir
varlığa ulaşmış, yokluğu yeniden tanımlamıştı.
Artık o, Kara'nın ya da
Met'in tenlerindeki dokunuşlar, zihinleriyle uzak zihinler ve
evrenin sonsuzluğu arasında kurulan bağlantılar değildi. Oria'
nın ve Meri'nin yaşadıkları, Anmeri ve Bakara'nın büyük
çatışmaları, o güne dek tarih diyerek bulunmuş ve bilinmiş
tasarlanmış ve yazılmış her şey anlamını yitirmiş ve yepyeni
anlamlar kazanmıştı. Tarihin başlangıcı ve sonu, kendisi
kalmamıştı. Yalnızca büyüyen bir ışık ve titreyen sesler,
yükselen ve azalan kokular ve tatlar, uzaklardan gelip yakınlara
giden dokunuşlar, maddenin ve enerjinin açıklanamaz dalgaları,
var olmanın yokluğu ve akıl almaz sürprizleri vardi.
"Ben o ten değilim"
dedi Meri. Met Meri'yi sevgiyle kucakladı. Merakla Oria'ya baktılar.
Gözlerinde bir ışık, seçiminde bir gelecek görmeye çalıştılar.
Bir umut aradılar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder