2 Ekim 2019 Çarşamba

YAŞAMIN KIYISI, 2 Aralık 2083, Perşembe

Tuhaftı, şaşırtıcıydı, akıl almazdı, anlaşılabilir değildi ama yaşamın uçlarında yapılan yolculuklardan birini daha yapmakta olduğunu biliyordu, kim olduğunu ve nereye gittiğini çok iyi anlamıştı Merilia. Geçmişi çok iyi biliyordu. Geleceği öngörebilmek için yaşamın başlangıcından dünyada var olduğu son anlara kadar kazanılmış her ışık ve bilgi parçasını zihnine yazabilmişti. Evreni ve sonsuzluğu düşününce huzur duyuyordu. İnsanlık tarihinde adına insan denen yaratıkların yapmış olduklarını hatırlayınca kendisinden ve iki ayaklı her bu yaratıklar gibi olan her canlıdan nefret ediyordu. "Evet, biz bunlara katılmamış ve karşı çıkmış olabiliriz, hatta bu korkunç acıları önlemek için gücümüz oranında çaba göstermiş de olabiliriz. Ama bu yapılanları durdurmak ve yaşamın doğayla ve yaşamın kendisiyle bu kadar acımasızca savaşmak zorunda kalmadan su içer gibi, cennet bahçelerinden yemişleri koparıp yer gibi, evrenin en büyük güzellikleriyle sevişir gibi yaşanmasını sağlamak bizim sorumluluğumuzdaydı. Yapamadık, beceremedik, iyiliği korumak için gerektiği kadar kötü olamadığımız için karanlığa yenildik. Kendimizi ve birbirimizi anlamayı gerçekten istemediğimiz için sonunda yaşamayı unuttuk, yapayalnız kaldık. İşte son yolculuklardan birini yapıyorum şimdi ben de yaşamın kıyısına. Bunun okyanusun kenarında, dalgaların sesini dinleyip rüzgarı hissederek, dünyanın bu olağanüstü güzellikleriyle son kez kucaklaşarak yapılabilmesini ne çok isterdim."

Yalnız dişlerinde değil başının ve bedeninin her noktasında korkunç acılar çekiyordu Merilia ve bunların çok daha fazlasının evrenin tüm tarihi boyunca çekilmiş ve çekilmekte olduğunu bilmek ona çok daha büyük bir acı veriyordu. Işıkla karanlığın savaşının ön saflarında olanlar da, biraz geride duranlar da, yaşamlarını koruyabildiklerini ve istedikleri gibi yaşayabildiklerini sananlar da; bu korkunç savaş sırasında evrende olan herkes büyük acılar çekmişti. Acıların dayanılmazlığı onları evrenin sonsuzluğunun sınırlarını zorlayarak yeni çözümler bulmaya yöneltmişti ama bu bile yeterli olmamıştı. Yaşamın ucuna yaklaştıkça yenilmişlerdi. Bir umut peşinde kentlerde ve sınırlarda dolaşmışlardı. Gündüzler onlara yetmemişti. Geceler onlara yetmemişti. Acıları mutluluk olarak nitelendirmişlerdi. Yaşamlarının en mutlu anlarında aynı güçlü acıları duymuşlardı. "Kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme" demişlerdi. Çıplaklıklarından kurtulmaya çalışan ağaçları ve zincirlerinden kurtulamayıp çıldıran insanları anlatmışlardı. İnsan olmak onlara yetmemişti. Kimse onlara içtenlikle sarılıp "Işık güzelim, ne olur ışık yetsin sana" dememişti. "Birisinin teniyle yan yana olmak, kendi varoluşumu unutmak" olamamıştı. "Aynı dili konuşan iki kişi" bulamamışlardı. Seçmedikleri kentlerin, yolların ve ülkelerin sınırlarının içine kapatılmışlardı. "O özlenen, kısa, ölümcül, güzel" anlar insanlıkla buluşamamıştı. Yaşamın ve ölümün yollarını sınırlar ve duvarlar çizmişti.

Yaşamın uçlarındaki son yolculuklardan birini yapmakta olduğunu biliyordu Merilia ve daha ne kadar süreceğini bilmediği bu sonda, Met'in tenine ulaşmış olduğu için derin bir mutluluk duyuyordu. İçlerindeki ruhların artık birleşmiş olduğunu hissediyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder