Tuhaftı, şaşırtıcıydı,
akıl almazdı, anlaşılabilir değildi ama yaşamın uçlarında
yapılan yolculuklardan birini daha yapmakta olduğunu biliyordu, kim
olduğunu ve nereye gittiğini çok iyi anlamıştı Merilia. Geçmişi
çok iyi biliyordu. Geleceği öngörebilmek için yaşamın
başlangıcından dünyada var olduğu son anlara kadar kazanılmış
her ışık ve bilgi parçasını zihnine yazabilmişti. Evreni ve
sonsuzluğu düşününce huzur duyuyordu. İnsanlık tarihinde adına
insan denen yaratıkların yapmış olduklarını hatırlayınca
kendisinden ve iki ayaklı her bu yaratıklar gibi olan her canlıdan
nefret ediyordu. "Evet, biz bunlara katılmamış ve karşı
çıkmış olabiliriz, hatta bu korkunç acıları önlemek için
gücümüz oranında çaba göstermiş de olabiliriz. Ama bu
yapılanları durdurmak ve yaşamın doğayla ve yaşamın kendisiyle
bu kadar acımasızca savaşmak zorunda kalmadan su içer gibi,
cennet bahçelerinden yemişleri koparıp yer gibi, evrenin en büyük
güzellikleriyle sevişir gibi yaşanmasını sağlamak bizim
sorumluluğumuzdaydı. Yapamadık, beceremedik, iyiliği korumak için
gerektiği kadar kötü olamadığımız için karanlığa yenildik.
Kendimizi ve birbirimizi anlamayı gerçekten istemediğimiz için
sonunda yaşamayı unuttuk, yapayalnız kaldık. İşte son
yolculuklardan birini yapıyorum şimdi ben de yaşamın kıyısına.
Bunun okyanusun kenarında, dalgaların sesini dinleyip rüzgarı
hissederek, dünyanın bu olağanüstü güzellikleriyle son kez
kucaklaşarak yapılabilmesini ne çok isterdim."
Yalnız dişlerinde değil
başının ve bedeninin her noktasında korkunç acılar çekiyordu
Merilia ve bunların çok daha fazlasının evrenin tüm tarihi
boyunca çekilmiş ve çekilmekte olduğunu bilmek ona çok daha
büyük bir acı veriyordu. Işıkla karanlığın savaşının ön
saflarında olanlar da, biraz geride duranlar da, yaşamlarını
koruyabildiklerini ve istedikleri gibi yaşayabildiklerini sananlar
da; bu korkunç savaş sırasında evrende olan herkes büyük acılar
çekmişti. Acıların dayanılmazlığı onları evrenin
sonsuzluğunun sınırlarını zorlayarak yeni çözümler bulmaya
yöneltmişti ama bu bile yeterli olmamıştı. Yaşamın ucuna
yaklaştıkça yenilmişlerdi. Bir umut peşinde kentlerde ve
sınırlarda dolaşmışlardı. Gündüzler onlara yetmemişti.
Geceler onlara yetmemişti. Acıları mutluluk olarak
nitelendirmişlerdi. Yaşamlarının en mutlu anlarında aynı güçlü
acıları duymuşlardı. "Kimse senin kadar canlı gitmedi
ölüme" demişlerdi. Çıplaklıklarından kurtulmaya çalışan
ağaçları ve zincirlerinden kurtulamayıp çıldıran insanları
anlatmışlardı. İnsan olmak onlara yetmemişti. Kimse onlara
içtenlikle sarılıp "Işık güzelim, ne olur ışık yetsin
sana" dememişti. "Birisinin teniyle yan yana olmak, kendi
varoluşumu unutmak" olamamıştı. "Aynı dili konuşan
iki kişi" bulamamışlardı. Seçmedikleri kentlerin, yolların
ve ülkelerin sınırlarının içine kapatılmışlardı. "O
özlenen, kısa, ölümcül, güzel" anlar insanlıkla
buluşamamıştı. Yaşamın ve ölümün yollarını sınırlar ve
duvarlar çizmişti.
Yaşamın uçlarındaki
son yolculuklardan birini yapmakta olduğunu biliyordu Merilia ve
daha ne kadar süreceğini bilmediği bu sonda, Met'in tenine ulaşmış
olduğu için derin bir mutluluk duyuyordu. İçlerindeki ruhların
artık birleşmiş olduğunu hissediyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder