"Aslında eskiden bir
tanrıya inanıyordum. Çok inanıyordum. Saygı duyuyordum.
Güveniyordum. Seviyordum. Yaşamımı ona borçlu olduğumu
biliyordum. Minnettardım. Seviyordum. Çok inanıyordum. Bir gün
beni evrenin sonsuzluğunda yapayalnız bıraktı. Bunu asla
bağışlayamadım."
Meri, Met'in
düşüncelerinde gezinirken bir tanrı kadar güçlü olmak isteyen
Kara'nın böyle bir sözüne rastlayınca, hiç şaşırmadı. Artık
bu kadını oldukça iyi tanıdığını sanıyordu. Kara'nın tek
bir tanrısı olamazdı. Yalnızca, tek bir noktada kesişen pek çok
tanrısı olabilirdi. Kara'nın tanrısı güçtü. Tanıdığı ve
ulaşabildiği herkesi ve her şeyi kontrol etmesini sağlayacak
sınırsız bir güç. Yine de Kara'nın eskiden inandığı tanrıyı
merak etti. Onu bulmaya, anlamaya çalıştı. Met'in Kara'nın tüm
sırlarına ulaşabilmiş olmasını umarak yine Met'in Teni'ndeki
anıların derinliklerine daldı.
"Bağışlayamazsan
tanrı olamazsın" dedi Met.
Kara bir kahkaha attı.
Uzun süre güldü. Meri onun gülerken ne kadar güzel olduğuna
şaşkınlıkla baktı. Yine bir kıskançlık duydu. Kendisi de her
zaman Kara kadar güzel olabiliyor muydu? Met'in zihninde sürekli
bir ışık olarak yansıyabiliyor muydu? Kara konuşmaya başlayınca
kendisini öyküye kaptırdı.
"Ben tanrı olmak
istemiyorum" demişti Kara. "Ben zaten tanrıyım. Üstelik
tarihte hiç görülmediği kadar, eşitlikten ve özgürlükten yana
bir tanrıyım. Yalnız insanlığı değil, evrenin en uzak
köşesindeki tüm yaşam biçimlerini de kurtaracağım,
koruyacağım, geliştireceğim, önlerine ışıklı yollar
açacağım."
"Bunu kendi
karanlığınla mı yapacaksın?"
Meri şaşırdı ve
korktu. Met cahilliğinden mi böyle konuşmuştu, Kara'nın onu asla
zarar veremeyecek kadar çok sevdiğini düşündüğü için mi?
Neyse ki Kara sözlere çok aldırmıyor, davranışlara önem
veriyordu. Met onun yanında olduğu sürece istediğini
söyleyebilirdi.
"Yine sınırlarını
zorluyorsun" dedi sitemle. "Seni gerçeğe Oria'ya
uyguladığım yöntemlerle çağıramam, biliyorum. Zaten bunu
yapabilseydim, sana ihtiyacım kalmazdı. Oria ve ben yeterdik
evrenin ve ötesinin tüm düzenini sağlamaya. Sende bizde olmayan
var. Ona ulaşmalıyım. Onu almalıyım. Seninle birleşmeli,
bütünleşmeliyim. Gücümüz sonsuz olmalı."
Meri birden Kara'nın
yüzünde korkunç bir gölge fark etti. Sonra Met'in yüzündeki
büyük acıyı gördü. Met yere düşümüştü, çaresizlik içinde
kıvranıyordu. Meri gözlerini çevirdi, onu böyle görmeye
dayanamıyordu. Kara'nın Met'e yaptığı işkence çok uzun sürdü.
Neden sonra sakinleşebildi.
"O kadını asla
hatırlamayacağını sana yeterince anlatamadım mı?" dedi.
"Ne işi var onun aramızda? Niçin onu kendiliğinden aklından
çıkarmıyorsun? İlle benim mi silmem gerekiyor?"
Met'in yanıtı Meri'yi
şaşırttı:
"Yapabilsen Meri'yi
yalnız benim zihnimden değil, çoktan evrenden de atardın zaten.
Ama Meri'yi sildiğinde benim de artık Met olamayacağımı
biliyorsun. Beni seviyorsan Meri'yi sevmen gerek Kara. Meri'yi
sevdiğinde çok mutlu olacağını göreceksin. Artık evrene sahip
olacak gücün peşinde koşmaktan vazgeçeceksin. Yeniden yaşamaya
başlayacaksın."
Met'le konuşurken
söyledikleri kadar söylemedikleri de aralarında çok özel bir
ilişki kurulmasını sağlamıştı. Zaman göreceliydi. Meri ve Met
belki yalnızca birkaç dakika iletişim kurabilmiş,
yakınlaşabilmişlerdi. Ama çağlar öncesini ve geleceğin sonunu,
dünyanın merkezinin merkezini ve evreninin sonsuzluğunun
sonsuzluğunu birlikte görmeyi başarmışlardı. Met'in Kara'ya
söylediklerini daha önce duymamıştı. Yine de bu sözleri
kendisinin söylediğini hissediyordu.
Meri Kara'nın tepkisini
sertleştirerek sürdürmesinden, Met'in içine girerek ona büyük
acılar çektirmesinden korktu. Neyse ki Kara Met'i en azından
şimdilik yitirmeyi göze alamıyordu. Bu yüzden saldırısını
bitirdi. Sakin bir sesle konuşmaya başladı.
"Eski insanlardan
biri fareleri ve insanları ilişkilendirip bir kitap yazmış. Bir
başkası tanrıların arabalarından söz etmiş. Tanrılar ve
insanlarla ilgili kaç kişi neler demiş, neler yazmıştır,
yazılanlar geçmişten geleceğe nasıl taşınmıştır bilmiyorum.
Batmakta olan gemiyi önce fareler terk edermiş. İnsanlığın
fareleri kaçmıyor, bir an önce batması için tahtaları
kemiriyorlar. Beceremediler, ne kendi yarattıkları tanrılar, ne
evrenin sonsuzluğundan gelip atmosferi geçerek dünyaya
ulaşabilenler, bir boka yaramadılar. Ne insanlar kendilerini
düzeltti, ne tanrılar onları yola getirebildiler. Ben de eskiden
bir tanrıya inanıyordum. Güveniyordum. Seviyordum. Çok
inanıyordum. Bir gün beni evrenin sonsuzluğunda yapayalnız
bıraktı. Bunu asla bağışlayamadım. Kendi tanrılarımı aramaya
başladım. Dünyanın küçük doğasının içinde, çiçeklerde
böceklerde, kedilerde, köpeklerde, bulutlarda denizlerde, dağlarda,
ormanlarda, en çok da insanlarda. Sonra evrene açıldım. Uzaklarda
bir ışık bulmaya çalıştım. Çok uğraştım. Bulamadım.
Aradıkça güçlendim. Daha uzaklara ulaşabildim, daha iyi aradım.
Sonunda tek bir tanrı olamayacağını anladım. Tek tanrı, ancak
insanın aptallığının bir uydurması olabilir. Rahimde bir
spermin yeni döllediği yumurtanın evrenin tüm sırlarını
çözdüğünü söylemesi kadar saçmadır. Tanrılar evrenin
sonsuzluğunun sonsuzluğunun da ötesine yayılmıştır. Onlara
gerçekten ulaşmak isteyenler, iki basamaklı sonsuz bir merdiven
yapmışlardır. İlk basamağı sanattır, ikincisi bilim."
"Yanılıyor"
diye düşündü Meri. " İlk basamağı bilimdir, ikincisi
sanat."
"Haklısın Kara"
dedi Met. "Sanat ve bilim basamaklarıyla geldik bugünlere.
Karanlıktan ışığa yolculuğumuz henüz bitmedi."
Meri Met'le ayrı
düştüklerini düşünmedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder