2 Ekim 2019 Çarşamba

KARA'NIN TANRILARI, 27 Kasım 2082, Cuma

"Aslında eskiden bir tanrıya inanıyordum. Çok inanıyordum. Saygı duyuyordum. Güveniyordum. Seviyordum. Yaşamımı ona borçlu olduğumu biliyordum. Minnettardım. Seviyordum. Çok inanıyordum. Bir gün beni evrenin sonsuzluğunda yapayalnız bıraktı. Bunu asla bağışlayamadım."

Meri, Met'in düşüncelerinde gezinirken bir tanrı kadar güçlü olmak isteyen Kara'nın böyle bir sözüne rastlayınca, hiç şaşırmadı. Artık bu kadını oldukça iyi tanıdığını sanıyordu. Kara'nın tek bir tanrısı olamazdı. Yalnızca, tek bir noktada kesişen pek çok tanrısı olabilirdi. Kara'nın tanrısı güçtü. Tanıdığı ve ulaşabildiği herkesi ve her şeyi kontrol etmesini sağlayacak sınırsız bir güç. Yine de Kara'nın eskiden inandığı tanrıyı merak etti. Onu bulmaya, anlamaya çalıştı. Met'in Kara'nın tüm sırlarına ulaşabilmiş olmasını umarak yine Met'in Teni'ndeki anıların derinliklerine daldı.

"Bağışlayamazsan tanrı olamazsın" dedi Met.

Kara bir kahkaha attı. Uzun süre güldü. Meri onun gülerken ne kadar güzel olduğuna şaşkınlıkla baktı. Yine bir kıskançlık duydu. Kendisi de her zaman Kara kadar güzel olabiliyor muydu? Met'in zihninde sürekli bir ışık olarak yansıyabiliyor muydu? Kara konuşmaya başlayınca kendisini öyküye kaptırdı.

"Ben tanrı olmak istemiyorum" demişti Kara. "Ben zaten tanrıyım. Üstelik tarihte hiç görülmediği kadar, eşitlikten ve özgürlükten yana bir tanrıyım. Yalnız insanlığı değil, evrenin en uzak köşesindeki tüm yaşam biçimlerini de kurtaracağım, koruyacağım, geliştireceğim, önlerine ışıklı yollar açacağım."

"Bunu kendi karanlığınla mı yapacaksın?"

Meri şaşırdı ve korktu. Met cahilliğinden mi böyle konuşmuştu, Kara'nın onu asla zarar veremeyecek kadar çok sevdiğini düşündüğü için mi? Neyse ki Kara sözlere çok aldırmıyor, davranışlara önem veriyordu. Met onun yanında olduğu sürece istediğini söyleyebilirdi.

"Yine sınırlarını zorluyorsun" dedi sitemle. "Seni gerçeğe Oria'ya uyguladığım yöntemlerle çağıramam, biliyorum. Zaten bunu yapabilseydim, sana ihtiyacım kalmazdı. Oria ve ben yeterdik evrenin ve ötesinin tüm düzenini sağlamaya. Sende bizde olmayan var. Ona ulaşmalıyım. Onu almalıyım. Seninle birleşmeli, bütünleşmeliyim. Gücümüz sonsuz olmalı."

Meri birden Kara'nın yüzünde korkunç bir gölge fark etti. Sonra Met'in yüzündeki büyük acıyı gördü. Met yere düşümüştü, çaresizlik içinde kıvranıyordu. Meri gözlerini çevirdi, onu böyle görmeye dayanamıyordu. Kara'nın Met'e yaptığı işkence çok uzun sürdü. Neden sonra sakinleşebildi.

"O kadını asla hatırlamayacağını sana yeterince anlatamadım mı?" dedi. "Ne işi var onun aramızda? Niçin onu kendiliğinden aklından çıkarmıyorsun? İlle benim mi silmem gerekiyor?"

Met'in yanıtı Meri'yi şaşırttı:

"Yapabilsen Meri'yi yalnız benim zihnimden değil, çoktan evrenden de atardın zaten. Ama Meri'yi sildiğinde benim de artık Met olamayacağımı biliyorsun. Beni seviyorsan Meri'yi sevmen gerek Kara. Meri'yi sevdiğinde çok mutlu olacağını göreceksin. Artık evrene sahip olacak gücün peşinde koşmaktan vazgeçeceksin. Yeniden yaşamaya başlayacaksın."

Met'le konuşurken söyledikleri kadar söylemedikleri de aralarında çok özel bir ilişki kurulmasını sağlamıştı. Zaman göreceliydi. Meri ve Met belki yalnızca birkaç dakika iletişim kurabilmiş, yakınlaşabilmişlerdi. Ama çağlar öncesini ve geleceğin sonunu, dünyanın merkezinin merkezini ve evreninin sonsuzluğunun sonsuzluğunu birlikte görmeyi başarmışlardı. Met'in Kara'ya söylediklerini daha önce duymamıştı. Yine de bu sözleri kendisinin söylediğini hissediyordu.

Meri Kara'nın tepkisini sertleştirerek sürdürmesinden, Met'in içine girerek ona büyük acılar çektirmesinden korktu. Neyse ki Kara Met'i en azından şimdilik yitirmeyi göze alamıyordu. Bu yüzden saldırısını bitirdi. Sakin bir sesle konuşmaya başladı.

"Eski insanlardan biri fareleri ve insanları ilişkilendirip bir kitap yazmış. Bir başkası tanrıların arabalarından söz etmiş. Tanrılar ve insanlarla ilgili kaç kişi neler demiş, neler yazmıştır, yazılanlar geçmişten geleceğe nasıl taşınmıştır bilmiyorum. Batmakta olan gemiyi önce fareler terk edermiş. İnsanlığın fareleri kaçmıyor, bir an önce batması için tahtaları kemiriyorlar. Beceremediler, ne kendi yarattıkları tanrılar, ne evrenin sonsuzluğundan gelip atmosferi geçerek dünyaya ulaşabilenler, bir boka yaramadılar. Ne insanlar kendilerini düzeltti, ne tanrılar onları yola getirebildiler. Ben de eskiden bir tanrıya inanıyordum. Güveniyordum. Seviyordum. Çok inanıyordum. Bir gün beni evrenin sonsuzluğunda yapayalnız bıraktı. Bunu asla bağışlayamadım. Kendi tanrılarımı aramaya başladım. Dünyanın küçük doğasının içinde, çiçeklerde böceklerde, kedilerde, köpeklerde, bulutlarda denizlerde, dağlarda, ormanlarda, en çok da insanlarda. Sonra evrene açıldım. Uzaklarda bir ışık bulmaya çalıştım. Çok uğraştım. Bulamadım. Aradıkça güçlendim. Daha uzaklara ulaşabildim, daha iyi aradım. Sonunda tek bir tanrı olamayacağını anladım. Tek tanrı, ancak insanın aptallığının bir uydurması olabilir. Rahimde bir spermin yeni döllediği yumurtanın evrenin tüm sırlarını çözdüğünü söylemesi kadar saçmadır. Tanrılar evrenin sonsuzluğunun sonsuzluğunun da ötesine yayılmıştır. Onlara gerçekten ulaşmak isteyenler, iki basamaklı sonsuz bir merdiven yapmışlardır. İlk basamağı sanattır, ikincisi bilim."

"Yanılıyor" diye düşündü Meri. " İlk basamağı bilimdir, ikincisi sanat."

"Haklısın Kara" dedi Met. "Sanat ve bilim basamaklarıyla geldik bugünlere. Karanlıktan ışığa yolculuğumuz henüz bitmedi."

Meri Met'le ayrı düştüklerini düşünmedi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder