Kara, gözlerinde büyük
bir öfkeyle Met'e baktı.
"Sen beni
anlamıyorsun, değerimi görmüyorsun, ne büyük umutlar
yarattığımı hissedemiyorsun" dedi.
Met şaşırdı. Kara'nın
iyi ve güzel yanlarını bildiğini, olumlu düşüncelerini onunla
da paylaşmış olduğunu sanıyordu. Kara gerçekten ilgi duyduğu
her alanda, yapmak istediği her işte çok başarılı olmuş, insan
aklının ve gücünün ulaşabileceği yerlerin canlı örneklerine
dönüşmüştü. Met onun yaptıklarına, getirdiği güzelliklere
hayrandı. Kara'nın böyle konuşmasının nedeni ne olabilirdi?
Met yanıtı biliyordu.
Merilia, Kara'nın tüm beklentilerini boşa çıkarmıştı. Met
zihninden Meri'yi atamıyor, Kara ise Meri'nin değil en değer
verdiği kişinin aklında, evrende olmasına bile katlanamıyordu.
Belki bu yüzden, son bir
deneme yapmaya kalkışıyordu Kara, Met'i etkilemek, evrenden aldığı
güzelliği ve gücü göstermek, Meri'yi unutturmak, Met'in aklından
silmek için. Bu yüzden Met'in Meri'ye ilgisini hissedip yaşadıkça
çektiği acıların dışa vurması gibi, birden içinde bastırıp
biriktirdiği tüm sıkıntılar sözcük olup dudaklarından taşmaya
başlamıştı.
"Sen verdiğim
ışıkların anlamını çözemiyorsun. Burnunun ucundan ötesini
göremeyen insan denen yaratığın önüne getirdiğim sonsuzluk
kapısının değerini anlamıyorsun. Tarih, çevreleriyle sınırlı
oyuncuların küçük öykülerinin birbirine eklenmesiyle gelişti
hep. Oysa şimdi, hep birlikte büyük bir evreni yaratmanın
gerçeğini yazmanın önünü açıyorum onlara. Geçmişte ne varsa
birleştirmenin, yeni bir geleceğe taşımanın, tek ve büyük bir
güç olmanın yollarını gösteriyorum. Tek bir akıl, tek bir
beden oluyorlar. Hep birlikte ışıldıyor, büyüyor,
güçleniyorlar. Yeni piramitler yapıyorlar. Bu kez Mısır'ın
çöllerini değil, evrenin en uzak galaksilerini kaplamaya
hazırlanıyorlar."
Kara sustu. Met'in
gözlerinin içine baktı. Bu büyük birliğin, akıl almaz
hedeflerin güzelliğinin yarattığı heyecanı paylaşmasını
bekledi. Coşkusu onu daha da kusursuzlaştırmış, ulaşılmamış
evrenlerin güzelliğini ve gücünü simgeleyen bir tanrıçaya
dönüştürmüştü. Meri'yi unutmuştu. Gözlerinde Met'e duyduğu
güven parlıyordu. Yepyeni bir yaşam yolculuğuna yeniden, onunla
başlamaya hazırlanıyordu.
"Irmaklar tersine
akmaz, akmamalı Kara" dedi Met, "Aynı acılar yeniden,
yeniden yaşanmamalı. Evrenden öğrenmeli, onunla dost olmalı,
kavga etmemeli, savaşmamalı, birbirine ve ona dokunmanın yollarını
bulmalı. Yaşamak taşları üst üste yığıp dev kayalar, dağlar
yapmak olmamalı. Onlara dokunup anlamlarını aramalı. Senin gücünü
görüyorum. Ten kafeslerinde elektrikle bağlamışsın insanları
birbirine. Her birine tek tek ve birlikte ulaşabiliyorsun. Haz ve
acıyı, güzellik ve çirkinliği, sevgi ve nefreti, ışığı ve
karanlığı, umutları ve düş kırıklıklarını, onuru ve
soysuzluğu dilediğince dağıtabiliyorsun. Nereye kadar yayıldığını
göremiyorum. Belki şimdiden dev bir piramit oldu yarattığın Ten
Sistemi, teninin içine kapattığın milyarlarca nokta evrene
yayıldı, hiçbir Ramses'in hayal edemeyeceği bir büyüklüğe
ulaştı. Kendine ve birbirine bağladığın bu küçük kölelerin,
zihinleriyle karıncalar gibi çalışıp genişlediler, sınırlarını
senin bile bilmediğin Kara Piramitleri oldular."
Büyük bir acı
belirmişti Kara'nın yüzünde, gücünü değil, Met'le ilgili
umutlarının sonunu görmüştü. Yalnızlığının sonsuzluğunu
hissetmişti. Yine de çok kötü hissetmiyordu kendisini. Piramitler
Met'e Meri'yi unutturmuştu çünkü. Kara'nın Met'e bakışlarında
yeniden bir sıcaklık belirdi. Yüzüne bir düşünce yansıdı.
Meri'nin olmadığı bir evrende, Met nereye gidebilirdi ki?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder